0212 873 46 60       sekerakademi@gmail.com
Kayıt   |   Beslenme   |   Ödeme Koşulları
Şeker Akademi Anaokulu / Beykent / Beylikdüzü
Bahçemiz
Sınıflarımız
  
Formu Doldurun Sizi Hemen Arayalım.
Adınız Soyadınız : *


Telefon Numaranız : *


BİZİ ARAYIN, GÖRÜŞELİM
Bizi arayarak erken kayıt avantajlarımızdan faydalanabilir ve detaylı bilgi alabilirsiniz.
0212 873 46 60
TIKLAYIN, BİZ SİZİ ARAYALIM
Zamanınız kısıtlıysa, vaktiniz yoksa,
müsait olduğunuzda biz sizi arayalım.
Beni Arayın
E-MAİL LİSTEMİZE KAYDOLUN

Anaokulu Duyurular
  • Çocuklarda Öfke ve Saldırganlık

    ÇOCUKLARDA ÖFKE VE SALDIRGANLIK Saldırganlık cinsel dürtüler gibi insanda doğuştan var olan bir dürtüdür. Çocuk, kontrol edebilir ya da olumlu yollara kanalize edebilir. Çocuk istekleri engellendiğinde öfke nöbetleri gösterir. Yaş ilerledikçe isteklerini ertelemeyi ve beklemeyi öğrenir. Özellikleri: Ø Saldırgan çocuklar yaşıtları ve büyüklerle çok sık kavga ederler. Ø Çevreleriyle uyumlu ilişkiler kuramazlar. Ø Geçimsidirler. Ø Öfkelidirler ve parlamaya hazırdırlar. Ø Kuralları çiğner ve sık sık cezalandırılırlar. Ø Kendilerini haklı çıkarma eğilimindedirler. Ø Sorunları kavga ederek çözmeye çalışırlar. Ø Çocukların yaramazlık yapması, arkadaşlarıyla sürtüşmeleri, ara sıra kavga etmeleri onların saldırgan çocuk oldukları anlamına gelmez. Çocuğu saldırgan olarak tanımlamak için bu davranışı sık sık tekrarlıyor olması gerekir. Ø Erkek çocuklar kız çocuklarına göre daha saldırgandır. Özellikle erkek çocuklar sorunları dövüşerek çözme, kız çocukları ise sözle sataşarak halletmeyi tercih ederler. Nedenler: Ø Çocuğa aile içinde sözel ve fiziksel şiddet uygulanması Ø Çocuğun sürekli baskı ve kısıtlamaya karşı karşıya kalması Ø Temel güven gereksinim azlığı Ø İlgi ve sevgi eksikliği Ø Evde ya da çevresinde saldırgan davranışlarda bulunan bir modelin varlığı Ø Anne babanın uyguladığı katı disiplin çocukta saldırganlık ve başkaldırma gibi davranışlara yol açar. Ø Televizyondaki şiddet içeren yayınlar çocukların saldırganlığı görerek öğrenmelerine sebep olabilir. Anne-Babaya Öneriler: Ø Ev ortamında kesinlikle sözel ve fiziksel şiddetten kaçınılmalı, çocukların yanında diğer insanlara, aile bireylerine saldırgan davranışlar sergilenmemeli, çocuklara saldırgan birey örneği olunmamalıdır. Ø Çocuğa saldırgan davranışları sonucunda neler olabileceği, ne gibi zararlarla karşılaşabileceği anlatılmalıdır. Davranışları üzerinde düşünerek zararları kendisinin keşfetmesi de sağlanabilir. Ø Çocuğun saldırgan davranışları dayakla cezalandırılmamalıdır. Bu, çocuğa saldırganlık örneği sergilemekten başka işe yaramaz. Ø Çocuk eğitiminde baskıcı ve otoriter bir yaklaşımdan kaçınılmalı, çocuğa duygu ve düşüncelerini ifade etme olanağı sunulmalıdır. Ø Çocuk saldırgan davranışlar sergileyerek bir şey elde etmeye çalıştığında isteği yerine getirilmemelidir. Aksi halde isteklerini bu şekilde ifade etmeye başlayacaktır. Ø Evde ve okul ortamında yerine getirebileceği görev ve sorumluluklar verilmesi saldırganlığı azaltır. Yaptığı zarar verici davranışlardan dolayı özür dilemesi sağlanmalıdır. ÖFKE Saldırganlık, öfkeyle ilişkili olmasına rağmen ikisi aynı değildir. Saldırganlık bir davranış, öfke bir duygudur. Öfke, hakkımız olanı alamadığımızda ya da önem verdiğimiz bir insan beklentilerimiz doğrultusunda davranmadığında yaşanan, salt o olaya ilişkin yaşanması sınırında kaldığında insan doğasının gereği olarak nitelenen bir duygudur. Belirtiler Ø Her gün sınıf arkadaşlarıyla tartışıyor ve başkalarına vuruyorsa, Ø Aynı yaştaki diğer çocuklara göre daha yoğun öfke gösteriyor ve sık sık ağlıyorsa, Ø Yanlış yaptığında ya da zorlandığında çoğu zaman öfkeleniyorsa, Ø Engellenmeye karşı toleransı düşükse, Ø Olayları olduğu gibi kabullenmekte güçlük çekiyorsa, Ø Çocuk kendini öfkelendiren kişi yada duruma karşı bir şey yapamayıp kendi kendine vurarak, kendimden nefret ediyorum şeklinde ifadeler kullanarak öfkesini kendine yöneltiyorsa, öfke bir sorun haline gelmiş olabilir. Nedenler Ø Genetik ya da fizyolojik bir nedeni olabilmektedir. Bazı çocuklar doğuştan daha sinirli, alıngan ve kolayca öfkelenebilen bir yapıda olabilirler. Ø Evde ya da okulda fiziksel ve cinsel açıdan istismar edilerek benliğinin zedelenmesi, Ø İstekleri ve fiziksel ihtiyaçları karşılanmadığında engellenmenin yarattığı gerginlikten kurtulma isteği, Ø Kardeşi ya da diğer çocuklarla karşılaştırılması, çok sık eleştirilmesi ve çocuktan yapamayacağı şeylerin beklenmesi, Anne-Babaya Öneriler: Ø Öfke duygusuyla yapıcı bir şekilde başa çıkılmadığında dışa yönelik saldırganlık ve şiddete ya da kendisine zarar verme şekline dönüşebilir. Öfke kontrolünde amaç öfkenin dışa vurulmasını engellemek değil öfkenin nasıl uygun bir dille ifade edilebileceğini bilmektir. Ø Bebekken temel ihtiyaçlarının zamanında, düzenli olarak ve yeterli düzeyde karşılanması, rahat hareket edebileceği, enerjisini aktarabileceği ortamlar hazırlanması çok önemlidir. Ø Anne-baba ve diğer yetişkinler çocuğa uygulanan eğitim ve gösterilen davranışlar konusunda ortak kararlar alarak, tutarlı olmalıdırlar. Ø Öfke ne kadar şiddetliyse o kadar önemsenmeli, ancak çocuk öfkelenmesin diye de onun her istediğini yapması hoş görülmemelidir. Ø Çocuğa yapabileceği işlerde sorumluluklar vermekten çekinmemelidir. Ancak verilen sorumlulukları yerine getirmesi eziyet verici bir hal alıyor ise, bu işi yapması için ısrar etmemelidir. Ø Anne babanın yerine getirmesi gereken önemli sorumluluklardan biri, çocuklarına duygularına nasıl yön verebileceklerini öğretmektir. Çocuğa kızgınlığını sağlıklı bir yolla ifade etme öğretilmezse, içinde birikenler bir gün patlamayla ortaya çıkabilir. Ø Anne baba incindiğinde bu duygusunu paylaşarak çocuğa davranışlarının kendisi dışındaki bireyleri nasıl etkilediğini gösterebilir. Öfkesiz ve huzurlu günler geçirmeniz dileğiyle…. Psikolog Hülya Kaba
  • Çocuğum Okula Başladı

    ÇOCUĞUM OKULA BAŞLARKEN NE YAPMALIYIM? Çocuğun okula başlaması, hem anne-baba için hem de çocuk için son derece heyecan verici bir süreçtir. Bu sürecin bir yanı merak, coşku ve mutluluk iken, diğer yanı şaşkınlık, endişe ve huzursuzluk dolu olabilmektedir. Bu aşamada önemli olan bu sürecin doğru şekilde yönetilebilmesidir. Okula başlama sürecinde, kimi çocuklar okulun en başından itibaren, kimi çocuklar ise okula başladıktan birkaç hafta sonra, evden çıkmak istememe, okula gelmek istememe, evden okula gelene kadar sürekli tepki gösterme, ağlama, anne-babayı bırakmak istememe vb. davranışları gösterebilmektedir. Bu tepki biçimleri, geçici ve yüzeysel bir durum olabileceği gibi daha güçlü bağımlılığın da işaretleri olarak değerlendirilebilmektedir. Çocukların okula alışmasında genelde bir haftalık süreç yetebilmektedir. Kimi çocuklar bu süreci iki haftada da tamamlayabilirler. Okula gelme ile ilgili yoğun şekilde sorun yaşayan çocuklarla ilgili yapılan araştırmalar, özellikle “bağımlılık” alt yapısı güçlü çocuklarda bu sorunun daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Buradaki bağımlılık da genellikle çocuğun anneye bağımlılığı şeklindedir. Bir başka ifadeyle, çocuk okula gelmek istemediğinde, asıl sorun okul ve okulda yaşadıkları değil, anneden uzaklaşmak istememektir. Çocuğun anneden ayrılmak istememesinin altında da, aslında annenin çocuğuna olan bağımlılığı olduğu belirtilmektedir. Gerçekte ayrılmak istemeyen annedir. Çocuğu adına kaygılanmak, anne-babalığın doğasında vardır ve doğaldır. Çocuğun neler yaşayabileceği, yeni duruma uyum sağlayıp sağlayamayacağı, gittiği ortamda beslenme, temizlik vb. sorunlarını nasıl çözeceği, kendine yetip yetemeyeceği, okulda istenen başarıyı gösterip gösteremeyeceği gibi bir çok soru işaretinin olması, anne-babalık için son derece anlaşılır bir şeydir. Ancak bağımlılık temelli ilişkilerde, çocuğun kendisinden uzaklaşmasını daha çok kendisi için tedirginlik verici bir durum olarak algılamak söz konusudur. Bu durumda olan anne-babalar (özellikle de anneler) genellikle, “Bana çok düşkündür.”, “Bensiz yapamaz.”, “Benden hiç ayrılmak istemez.” gibi ifadeler kullanırlar. Çocuğu okula bırakmakta çocuk adına olmaktan daha çok kendi adlarına zorlanırlar. Çocuğu ikna etmek için dakikalarca uğraşırlar. Okuldan uzaklaşmak istemezler. Çocuğun sınıfta neler yaptığını sürekli izlemek isterler. Çocuk okula gelmek istemediğinde, bu isteğe uyarlar. Çocuğu okula bıraktıklarında da akşama kadar sayısız telefonlar açarlar. Genellikle sordukları sorular da son derece abartılı, ayrıntılı ve tekrarlayıcı sorulardır. Örneğin, akşama kadar çok kez “Bugün ağladı mı?”, “Yemeğini yedi mi?”, “Mutlu muydu?” gibi sonu gelmeyen meraklar içindedirler. Çocuğun okula gitmek istememesi durumlarında, sık sık akıllarına “Acaba okulda kötü bir şey mi yaşadı?” sorusu gelir. Oysa ilginç olan şey şudur ki, bu çocuklar anne-babadan ayrılmayı başarıp da okulda kaldıkları günlerde, 5-10 dakikalık bir süreç sonrasında son derece keyifli, coşkulu ve öğrenme dolu zaman geçirirler. Bu çerçevede “Anne – baba olarak burada bizlere düşen görevler nelerdir?”diye sorduğunuzda; 1. Çocukla iletişim kurulan her durumda empatik olunmalı ve onu anladığımıza ilişkin söylemleri, iletişimin akışı içinde sık sık kullanmalıyız.Okula başlama, çocuklar için belirsizlikler ve heyecanlariçerdiğinden, her gün belirli bir süre onun anlatmak istediklerini çok fazla “sorgulama” mantığınadönüştürmeden dinlemek, onunla birlikte neşelenmek, mutlu olmak, onu anlayan ifadeler kullanmak busüreçte oldukça destekleyici bir yaklaşım olacaktır. 2. Sevgi dolu, yumuşak ama bir o kadar da kararlı ve net bir iletişim dilimiz olmalıdır. Evde iken çocuğun“okula gitmek istemiyorum” şeklindeki tepkileri karşısında sevgi dolu ve kararlı bir karşılık verilmesi son derece önemlidir. Bu empatik iletişimin sonunda ise kararlılığın vurgulanması gerekmektedir. İletişimin sonuna doğru, yine yumuşak ve net bir ifadeyle, “Seni anlıyorum ancak bu bizim tartışabileceğimiz bir şey değil. Biz işe gitmek zorundayız, sen de okula.” şeklinde bir konuşma yapmak kararlılığı vurgulamak anlamına gelecektir. 3. Okula gitme konusunda, kesinlikle geri adım atılmamalı ve bu konuda düzen mutlaka sağlanmalıdır. Bazı çocuklar okulun başında, bazıları da daha sonraki günlerde okula gelmek istemeyebilirler. Bu tür durumlarda, çocuğun okula getirilmemesi halinde, çocuğun alışma süresi uzamış ve ayrıca çeşitli bahanelerle okula gelmek istememesi de pekiştirilmiş olacaktır. Kaldı ki, tam da okula alışma aşamasına getirilen çocuğun tekrar geri çekilmesi de, bir sonraki aşamalarda uyum sağlamayı daha da zorlaştırabilmektedir. Bu nedenle okula geliş gidişlerde düzenli ve istikrarlı olmak son derece önemlidir. 4. Okula bırakma seansları törenselleştirilmemeli ve sevgi dolu, kısa süreli ayrılmalarla tamamlanmalıdır.Çocuğun okula bırakılma anlarının uzun törenlere çevrilmemesi gerekir. Okula bırakma aşamasında, çocuğa sevgi dolu sarılmadan sonra “Burada arkadaşlarınla çok güzel eğleneceksin. Ben de işim bitince seni almaya geleceğim.” şeklinde bir ifade ile ayrılık süreci tamamlanmalıdır. Bu aşamada, çocuğun olası ağlama davranışları karşısında, “Neden ağlıyorsun?”, “Ağlayacak ne var?”, “Aaa… Ağlamak çok ayıp, bak arkadaşların duyacak.” gibi gereksiz ve işe çok da yaramayan sözler söylenmemelidir. 5. Çocuğunuzuokula gönderirken sakin, gerginlikten uzak ve mutlu olduğunuzu gösterin. Okula başlangıcın her ikinizin yaşamında da yeni bir dönem olduğunu fark ettiğinizde yaşayabileceğiniz sıkıntıya karşın kaygılı görünmemeye özen gösterin. Okuldaki ilk günler her çocuk için olmasa da bazı çocuklar için zor geçebilir. Bunun için sakin ve rahat görünmek önemlidir. Çocuğu okula hazırlamak için alınan önlemlere rağmen ilk günlerde gözyaşları epey yaygındır. Bu durum kaygılanmayı gerektirmeyen, son derece normal bir tepkidir. 6.Okulda geçireceği sürenin ne kadar olduğunu anlayabileceği bir dille ona anlatın ki; okula gelip hemen dönebileceğini zannedip hayal kırıklığı yaşamasın.Okul çıkışında tam zamanında orada olmaya gayret gösterin ya da servisle gidecekse servise zamanında bindiğini kontrol edin ki; size olan güveninde sarsılma olmasın. Anaokuluna yeni başladığı günlerde bir sorun yaşanırsa, okulun ilk başlarında hırçın ve endişeli olma hali, nedensiz korkular, tırnak yeme, zaman zaman yatağını ıslatma, kekemelik gibi durumlar okula uyum sağlamada güçlük çekmenin belirtisi olabilir. Anne baba olarak çocuğunuzda bu tür davranışlar gözlediğinizde lütfen bu problemin zaman içinde düzeleceğine inanmak ve durumun doğallığını düşünerek abartılı tepki ve çözüm arayışlarına yönelmeyin. Anne-babaların bilmesi gereken en önemli nokta, okula başlamanın heyecanı, coşkusu ve kaygıları, ancak yaşanarak ve üstüne gidilerek çözüme kavuşturulabilir. Bağımlılık eğilimine bağlı olarak ortaya çıkan sorunları aşmanın en önemli yolu, bu sürecin üstüne gitmektir. Aksi halde bağımlılığı güçlendirip de kişiliğin ana motiflerinden biri yaptığımız durumlarda, çocuğu zor bir gelecek bekleyecektir. Bu mutlu ve heyecanlı süreçte, sizlere aramıza hoş geldiniz derken işbirliğine dayalı, sağlıklı ve mutlu bir sene geçirmek dileğiyle…  Sevgiler Psikolog Hülya Kaba
  • AİLEDE DEĞERLER BİLİNCİ

    Zaman zaman şu tür cümleler kullandığımız olur: “Çevremizi koruyalım, yaşlılara yardım etmek gerekir, dürüstlük önemlidir, başkasının hakkını almamalı...”. Bizleri bu ve benzeri şeyleri söylemeye ve böyle davranmaya iten şey, sahip olduğumuz değerlerdir. Değerler, ideal davranış biçimleri veya yaşam amaçları hakkındaki inançlarımız, davranışlarımıza yön gösteren standartlardır. Yaşamımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır: güzel-çirkin gibi estetik değerler, iyi-kötü gibi ahlaki değerler, sevap-günah gibi dini değerler, doğru-yanlış gibi mantıksal değerler. İnsanlar yaşamlarının her yerinde, her noktasında, çoğunlukla bilinçli olmasalar da, zihinlerindeki çeşitli değerleri davranışa dönüştürürler. Bu nedenle değerler, tutumlar ve davranışlarla yakından ilişkilidir, onlara yön verir. Bireylerin, grupların kültür değerleri hakkında bilgi edinerek, onların tutum ve davranışlarını büyük ölçüde önceden kestirebiliriz. Ayrıca bireylerin önemli problemlerini, o kişilerin benimsedikleri değerler hakkında güvenilir bilgileri dikkate almadan anlamak, değerlendirmek ve yorumlamak zordur. İnsanın yaşamdaki temel amacı yarına kalmaktır. İnsanın yarına kalmasını istediği şey kendisi dahil, fark ettiği her şeydir. Öncelikle kendisi, mümkün olduğu kadar uzun süre hayatta kalmak ister, bunun için kaliteli yaşamı önemser. Sonra, genleri yarına kalsın, çocukları, torunları yaşasın ister. Değer verdiği şeyleri, inançları yarına kalsın ister. Bu var-oluş çabası içinde kendisinden sonra gelenlere değerlerini bırakmak ister. Değerler; sosyal yaşamı düzenler, bireyler arası bağlılığı artırır. Birlikte yaşayan insanların hangi değerleri merkez alacakları konusunda konuşmaları, fikir birliğine varmaları gerekir. Farklı değerlere sahip kişiler arasında veya kuşaklar arasında oluşan farklı değerlerden kaynaklanan çatışmalar ortaya çıkabilir. Ancak bu çatışmaları da “barışmak, uzlaşmak” gibi başka ortak evrensel değerler yardımıyla çözmek mümkündür. Değerler, bir yandan bilişsel süreçleri, bireysel tutum ve davranışları etkilerken, diğer yandan toplumun kültürel kalıplarıyla etkileşimde bulunur ve onları yansıtır. Değerler dinamiktir; hem toplumdan topluma, hem de zaman içinde değişir. Günümüzde geleneksel değerlerin yerini, toplumsal değişmenin ve küreselleşmenin getirdiği bazı yeni değerler almaya başladı. Örneğin, itaatkârlık ve kanaatkârlık, artık eskisi kadar güçlü değerler değil. İtaatkârlığın yerini akılcılık ve sorgulamacılık, kanaatkârlığın yerini ise girişimcilik ve rekabet almaya başladı. Değişimin tümüyle iyi veya kötü olduğunu söylemek mümkün değildir; çünkü iyi ve kötü şeklindeki yargılar da, aslında şu anki değerler sistemimizin bir ürünüdür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte küçülen dünyamızda artık geleneksel ve yerel değerler, yerini çoktan temel ve evrensel değerlere bıraktı. İnsani değerler ya da temel değerler dediğimiz özellikler, insanın biricikliği, özgür irade ve yaşam tarzı üzerine kurulmuştur. Sevgi, sorumluluk, doğru davranış, iç huzur, eşitlik, şiddetten kaçınma, insanlık onuru, hoşgörü, mutluluk, sabır, cesaret, paylaşma, saygı, merhamet, dürüstlük... vb. gibi temel insani değerler, insanın en iyi tarafını ortaya çıkarmayı ve onun kişiliğini bütünüyle geliştirerek, insani mükemmeliğe   erişmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Değerler her çağda üretim biçimiyle, yaşama ve düşünme biçimiyle karşılıklı ilişki içinde olmuştur. Her çağ, kendi değerlerini üretir ve aynı anda bu değerler de, o çağa şekil verir. Son yıllarda, bilgi çağında, yeni sayılabilecek birtakım değerler gelişti. Çevrecilik, insan hakları, verimlilik, toplam kalite... vb. Teknolojik gelişmeler de yeni değerler ortaya çıkarıyor, bunlardan biri bilgisayar etiği. Değişim kaçınılmaz; ancak hızlı değişim, bireylerin uyum sağlamasını zorlaştırabilir. Bu hızlı değişim, artık kuşaklar arasında değil, aile içinde bile çatışmalara yol açıyor. Artık insanların sosyal çevresi aile ile sınırlı değil; televizyon, sinema, dergi, internet, reklamlar aracılıyla bütün dünya, genç insanın sosyal çevresi olmuştur. Bu nedenle artık ailenin, çocukların değer sisteminin gelişmesindeki etkisi, eskiye göre daha azalmıştır. Ergenlik döneminde, arkadaş çevresi önemli bir değer sistemi oluşturur. Eskiden aile içinde öğrenilen ve aktarılan değerler, küçülen dünyada artık sosyal çevreyle de oluşmaktadır. Aileler, değer sisteminin gelişmesinde çocukları üzerindeki etkileri azaldığı için, sahip oldukları değerleri, çocuklarına yeterince aktaramadıklarını hissetmektedirler. En çok sosyal alanda, gençlerin tutum ve davranışlarının kendi değerleriyle uyuşmadığını gördüklerinde rahatsız olmaktadırlar. Bu durum, insanları toplumsal olarak değerler konusuna daha duyarlı hale getiriyor. Böylece değerler eğitimini daha programlı ve sistemli bir şekilde çocuklarına vermek istiyorlar. Bu noktada, önemli bir sosyal kurum olan okulların, bu konu üzerine eğilmelerinin önemi artıyor.   Değerler nasıl aktarılır? Değerlerin öğrenilmesi, rol öğrenmesi şeklinde bir sosyal öğrenmedir. Herkesin toplum içinde bir konumu (kız, erkek, memur, evli, genç, yaşlı... vb.) ve bu konumu için toplumun uygun gördüğü rolleri vardır. Biz bulunduğumuz konumda, o konumdaki insanların neler yapması, neler düşünmesi, nelere değer vermesi gerektiği vb. hakkında bilgilere sahip oluruz. Bu da yaşamımızda küçük yaşlardan itibaren önce anne-babamızı, sonra da yaşımız büyüdükçe diğer önemsediğimiz kişileri model olarak alma şeklinde kendini gösterir. Sahip olduğumuz değerler, arkasında toplum desteği olduğunda daha kalıcı hale gelir, fakat bu destek zayıflayınca değerler de değişmeye veya bozulmaya başlayabilir. Sonuç olarak değerler eğitimi en iyi yaşantıyla verilebilir. Değer aktarımında, çocuk oyuncaklarının da önemli bir işlevi vardır. Bez bebek yapıp onu kucağına alan çocuk, farkına bile varmadan içinde yaşadığı toplumun “annelik değerlerini” de kazanmış olur. Bebeğini emzirerek doyurması, sallayarak uyutması, oynaması için yanına oturtması, yanlış bir şey yaptığını görerek azarlaması; bütün bunların temelinde çocuğun içinde yaşadığı toplumun “değerleri” yer almaktadır. Günümüzde bez bebeklerin yerini artık “Barbie bebek”ler almaktadır. “Barbie bebek”, incecik, güzel, sarışın, özgüvenli, bağımsız, kendi başına yaşayan bir genç kızdır. Evli değildir, sadece erkek arkadaşı vardır. Üç katlı, çok modern, rahat ve şık bir evi vardır. Yemeklerini evinin verandasında yer, mutfağı geniş ve moderndir. Evinin önünde hız yapabilen gösterişli bir spor arabası vardır. Gardrobu çok zengindir. Günün her saati için bir çok giysisi vardır. “Barbie bebek”, çalışmamaktadır, eğitimi de belli değildir. Paranın nereden geldiği belli değildir, ama bebek olduğu için herhalde anne-babası, ona bu rahatı ve lüksü sağlamaktadır. Günümüzde genç kızlar, kendilerinin her şeyi olmasını bir zorunluluk, bunları ödemenin de ailelerinin görevi olduğunu düşünmüyorlar mı? Günümüzün tüketim toplumu değerleri, gerek reklamlarla, gerekse çeşitli filmlerle “Barbie bebek” tarzında bir yaşantıyı desteklemiyor mu? Erkek çocukların idol oyuncağı ise “Action Man” ya da “Power Rangers” olarak bilinen “Kötülerle Savaşan Güçlü Adam” modelidir. Bu oyuncaklarla oynanan oyunların temasında, biz “güçlü adamlar”, onlar “kötü adamlarla” mücadele ederler. Elbette biz kazanıyoruz ve onlar “yok oluyorlar”. Onları silahlarımızla “imha ediyoruz”. Bu simgede de sosyal roller ve aktardığı değerler belirgin biçimde çizilmektedir. İyiler ve kötüler vardır; biz iyileriz; “onlar” kötüler, onlarla savaşmalıyız; görüşmek, konuşmak yasaktır; savaşı biz kazanırız; kazanmamız “kuraldır”. Dünyayı, insanları, ilişkileri, olayları ve durumları böyle kesinleştirmek, bu kesinliği de “siyah-beyaz karşıtlığında vermek”, erkek çocuk kişiliğinde fanatizm, saldırganlık, karşısındakiler hakkında önyargılar oluşturmak... vb. etkiler yapmaktadır. Aktarılan değerler de bunlarla ilgili olarak “düşmanlık”, “savaş”, “silahlar”, “hep kendini iyi ve haklı görmek” gibi insanlık değerlerine aykırı nitelikler olarak aktarılmaktadır. Bu oyunlardaki “onlar”, çocuk için, sırasında kendi arkadaşları, öğretmeni, hatta kendi anne-babası bile olabilir. Çocuğun isteklerini yapmayan, ona kurallar koyan, yersiz ısrarlarını yerine getirmeyen herkes “onlar” sayılabilir. Böylece de “düşünmek”, “karşısındakini anlamaya çalışmak”, “birbiri ile konuşmak”, “sorunları görüşerek çözümlemek”, “birbirini anlamak ve barışmak” davranış kodları olarak iletilmemektedir. Bu davranışlar zayıflık, güçsüz olmak olarak değerlendirilmekte ve çocukların değer sistemlerinde olumsuz olarak algılanarak, mutsuzluk ve başarısızlık olarak değer bulmaktadır. Görülüyor ki, çocuğun hayatında model aldığı kişiler kadar, çocuk oyuncakları yoluyla iletilen sosyal roller, sosyal etkiler, sosyal davranışlar da değer sisteminin oluşmasında önemli rol oynamaktadırlar.   Aile olarak neler yapılabilir? Ergenlerin sorunlarının çoğu kez, ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne-babaların önce şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman şu soruların önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz?”, “Ne ölçüde tanıyorsunuz?”, “İç dünyalarını biliyor musunuz?”. Hepimiz çocuklarımızı tanıdığımızı sanırız, ama nelerini tanırız, nelerini biliriz? Bir anne ya da baba çocuğunun hangi yemekleri sevdiğini, hangilerini sevmediğini çok iyi bilir de, çocuğunun hayal kırıklıklarını bilir mi; çocuğunun okulda hangi derslerde başarılı olduğunu bilir, ama gelecekten neler beklediğini bilir mi? Çocuklarımızın nelerini bildiğimizi şöyle bir aklımızdan geçirirsek, tutkularını, özlemlerini, korkularını, kaygılarını, kendisi hakkında neler hissettiğini bilip bilmediğimizi sorgulayabiliriz. Böyle bir sorgulamayı içtenlikle yaptığımız zaman, gerçekte çocuğumuzun iç dünyası hakkında çok az şey bildiğimizi hayretle görebiliriz. Bunun yine değişen toplum ve dünya koşulları içinde birçok nedeni var. Yeni teknolojiler ve eğlence endüstrisi aile yapısını değiştiriyor. Günümüzde gençler ve çocuklar daha çok yalnızlık içinde kalıyorlar; çünkü, evdeki televizyon, bilgisayar ve internet, giderek konuşma ortamını kaldırıyor. Bu durum aile içinde giderek artan yalnızlaşmaya ve birbirine yabancılaşmaya yol açabilmektedir. Artık ev içinde insanlar birbirleriyle ancak günlük gereksinmeler için konuşmakta, duygu ve düşünce paylaşımı ortadan kalkmakta, böylece ortak yaşam değerleri de azalmaktadır. Aile içindeki ortak değerlerin yerini, pazar ekonomisi ve tüketim değerleri almaktadır. Yani içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik düzen koşulları da bunu desteklemektedir. Peki ne yapabiliriz? Bu toplumsal ve ekonomik düzen koşullarını, teknolojiyi çocuklarımızda istediğimiz değerlerin oluşması için nasıl kullanabiliriz? Artık şirketler, vizyonlarının misyonlarının ne olduğunu tesadüfe bırakmıyorlar; vizyon, misyon belirleme çalışmaları yapıyorlar. Aynı şey, değerler için de yapılmalıdır. Biz de daha kaliteli yaşayabilmek için, aile toplantıları düzenleyerek ailemizin değerlerini belirleyebiliriz. Ailece düzenleyeceğimiz bir değerler toplantısında, ortada bir tartışma yokken, sakin bir ortamda, aile üyelerine ait ortak olan ve olmayan değerler üzerinde konuşabiliriz.  Çocuğumuzla daha çok küçük yaşlardan başlayarak, seyrettiği bir çizgi film, film, reklam ya da oynadığı bir bilgisayar oyunu hakkında konuşabiliriz. Orada neler olduğunu, bu konuda ne düşündüğünü sorabilir, çevresindeki olayları nasıl algıladığını anlamaya çalışabiliriz. Gerçek dünya ve değerlerle, bu teknolojilerin sunduğu değerler arasındaki farkı, anlayabileceği bir dille ve örneklerle açıklamaya çalışabiliriz. Bu teknolojileri ya da oyuncakları tamamen yasaklayamayacağımıza göre, onları kendi değerlerimizi verme konusunda araç olarak kullanabiliriz. Değer aktarımı konusunda günümüz anne-babalarının geçmişteki anne-babalara göre işleri daha zor görülmektedir. Eskiden toplumun da desteklediği birçok değer, çocuklara yaşantıyla aktarılabilirken, artık sadece yaşantı yeterli olmamakta, anne-babaların bu konuyu bilinçli olarak çocuklarına aktarmaları için çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Çünkü çocuğun üzerindeki tek etken artık sadece aile değildir, sadece okul ya da arkadaş çevresi de değildir. Çocuklarımız artık tüm dünyadaki değişimleri bizden daha önce fark edip, daha çabuk etkilenmektedirler. Dolayısıyla bizim de dünyayı, yeni trendleri takip edip çocuğumuzun bunlardan nasıl etkilendiğini araştırmamız gerekmektedir. Unutmayın, hepimizi tek tek yöneten yaşamın temel değerleridir. Bu değerlerin çocuklarımızda gelişimini tesadüflere ya da sosyal çevreye bırakmayalım, bizzat etkin olalım. Sevgilerimle Psk. Hülya KABA       KAYNAKÇA •             Atabek, E. Hayatımız ve Değerlerimiz,Cumhuriyet Kitapları, 1999. •             Dilmaç, B. İnsanca Değerler Eğitimi, Nobel Yayınları, 2002. •             Dökmen, Ü. Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak, Sistem Yayıncılık, 2002. •             Hart, G. M. Value Clarification, Charles c Thomas Publisher, 1978. •             Lemin, M.,Potts, H., Welsford, P. Values Strategies, Acer, 1994.
  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSU

    Kimse bu dünyaya bağımsız, otonom veya kendinden sorumlu olarak gelmez; ancak gelişimle bu yetilere sahip olabiliriz. Hepimiz geliştikçe hayatla başetme yetilerimiz artar, üzerimize düşen sorumlulukların farkına daha kolay varır ve bunları taşımayı daha rahat öğreniriz. Kendi sorumluluklarımızı taşımayı öğrendikçe de gelişiriz. Burada karşılıklı bir ilişki söz konusudur. “Ben bunu yapabilirim!” demek ve bunu keşfetmek, kuşkusuz çocukluğun en büyük zevklerinden biridir. Çocuğun görev duygusuyla değil de gelişmesinin ve olgunlaşmasının bir sonucu olarak, bir takım işler başardığının anne ve babası tarafından ona hissettirilmesi çocuğu mutlu kılacaktır. Kendine güveni artan çocuk sevinç çığlıkları atar, “Ayakkabılarımı bağlayabiliyorum!” “Masayı toplamaya yardım edebilirim!” Bu örnekler bize gelişim sürecinde “yetenekler”in “sorumluluk alma” ile ne kadar bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu tecrübeler çocuğa büyük bir zevk, mutluluk ve onur verir, ancak çocuğun gelişmeye devam etmesi için çaba göstermesi zorunludur. Çocuklar geliştikçe, tercihleri aileleri tarafından yapılır, tüm kararlar yine onlar tarafından alınırsa, çocuklara hiç bir sorumluluk yüklenmez ve onlardan hiçbir şey beklenmezse, burada bir tehlike var demektir. Çünkü böyle bir tutum çocukların diğer insanlara bağımlı olarak yetişmesine neden olacaktır. Başka bir deyişle, birey olma duygusunu yeterince tadamayan, yaşlarının gerektirdiği yeteneklere sahip olmaktan yoksun ve tabii ki sorumluluk almaktan kaçan çocukların yetişmesine neden olacaktır. Çocuklardan çok fazla şey beklenmesi de doğru değildir. Kapasitelerini aşan istekler,  çocuğu pasif olmaya iter. Yenilgi ve yetersizlik hisleriyle boğuşan çocuk, hiç bir zaman birey olmayı öğrenemeyecek ve sorumluluk almaya cesaret edemeyecektir. Aileler çocuktaki yetenekleri ve sorumluluk alma duygusunu besleyecek olanaklar yaratmalıdır. “İtaat etme” yerine “birlikte çalışma” önem verilmesi gereken bir değer olarak vurgulanmalı, çocuk düşünmeye zorlanmalıdır. Olaylarla sonuçları arasındaki sebep - sonuç ilişkileri çocuğa öğretilmeli, aileler içinde sağlıklı bir insanın gelişebileceği güvenli bir çevre yaratmalıdır. Çocuklar kabul gördükleri bu çevrede birbirlerine güvenmeyi ve saygı duymayı daha rahat öğrenirler.     Aileler ayrıca çocuklarına her konuda yaşlarına uygun seçenekler ve sorumluluklar sunabilmelidir. Mesela çocuğa ev işlerinin düzenlenmesine katkıda bulunabileceği sorumluluklar verilebilir; masayı temizlemek, çöpü apartman görevlisine vermek, odasını toplamak gibi. Böylece çocuk ailenin bir üyesi olarak kendini önemli hisseder. Çocuk başarılarından dolayı kutlanmalı, sorumluluk aldığında övülmelidir. Anne-baba çocuğunun yeteneklerine ve değerlerine inanmalıdır. Sorumluluk alma, özerklik (birey olma) ve olgunlaşma ancak ve ancak değer olarak kabul edildiğinde ve amaç olarak seçildiğinde gerçekleşebilir. SORUMLULUK KAVRAMININ KAZANDIRILMASINDA EVDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR Çocuğunuzun sorumluluklarını belirlemesine yardımcı olabilir, sorumlulukları üzerine konuşabilirsiniz. Çocuğunuza hangi işlerden sorumlu olacağına karar vermesi için fırsat verin. Belirlenen sorumlulukları (anne-baba-çocuk) listeleyip ve herkesin görebileceği bir yere asabilirsiniz, çocuğunuz arzu ederse kendi sorumluluklarının resmini yapabilir. Çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun, ona her zaman bir işi nasıl yapacağını adım adım anlatın. Bu dersleri zaman zaman tekrarlamaya hazır olun. Çocuğunuzun her yardımcı oluşunda olumlu geribildirim verin. Amacınızın; bu işlerle çocuğunuza kendini gösterme ve bir iş başarmanın gururunu yaşama fırsatı vermek olduğunu unutmayın. İşler sizin istediğiniz kadar iyi yapılmadığında üzülmeyin. Çocuğunuzun denediği için gurur duyması ve tekrar deneme cesaretini taşıması daha önemlidir. Çocuğunuzu dinleyin. Eğer işlerini yapmakta güçlük çekiyorsa, nedenini bulun  ve onun bu sorunu çözebilmesi için yardım edin. Her hafta sonu “sorumluluklarımız” toplantısı yapabilir, toplantıda yerine getiremediğiniz ve getirdiğiniz sorumluluklar üzerine konuşabilirsiniz. Sevgiler Psikolog Hülya Kaba
  • İbrahim Yiğit
    2010-09-02
  • Eylül Dila Özer
    2010-09-03
  • İlknur Özatilla
    2010-09-15
  • Can Ahmet Hesapçı
    2010-09-24
  • Şevval Masal Ofluoğlu
    2010-09-28
Anaokulu Foto Galeri